Sayın Adnan Oktar Neden İslam Ahlakına Ve Mehdiyete Önem Veriyor?

SAYIN ADNAN OKTAR'IN, KONUŞMALARINDA İSLAM AHLAKININ HAKİMİYETİ VE MEHDİYET KONULARINA ÖZEL YER AYIRMASI, KURAN AHLAKININ BİR GEREĞİ VE PEYGAMBERİMİZ

(SAV)'İN BİR SÜNNETİDİR

1- Hz. Mehdi (a.s.)'dan bahsedilmesi ve Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişinin Müslümanlara müjdelenmesi Peygamberimiz (sav)'in bir sünnetidir.

Sayın Adnan Oktar sohbetlerinde Mehdiyet konusuna özel önem vermekte ve bu konuya geniş yer ayırmaktadır. Kuşkusuz ki bu durum, her konuda olduğu gibi Sayın Adnan Oktar'ın kendisine Kuran ayetlerini ve Peygamberimiz (sav)'in sünnetini rehber edinmesinden kaynaklanmaktadır.


Allah Kuran'da, İslam ahlakının tüm yeryüzüne hakim olması için gayret etmenin tüm Müslamanların önemli bir sorumluluğu olduğunu bildirmiştir. Kuran'da bu konuda çok fazla ayet yer almaktadır. Ve Allah'ın adetullahı gereği, tarihin her döneminde hak dinin tebliğinde Müslümanlara önderlik eden, onları hidayete yönelten manevi bir lider olmuştur. Allah Kuran ayetlerinde tüm toplumlara, onlara yol gösterecek bir elçi gönderdiğini bildirmiştir. İşte ahir zamanda Müslümanları Kuran ahlakına ve hidayete yöneltecek, onları birleştirip tek bir çatı altında toplayacak olan kişi de Hz. Mehdi (a.s.)'dır. Peygamberimiz (sav)'in tevatür derecesindeki sahih hadisleriyle bu konu yaklaşık 14 asır önce insanlara müjdelenmiştir. Peygamberimiz (sav) bu konunun önemini hadislerinde çok açık bir şekilde vurgulamış ve Müslümanların da birbirlerini bu konuyu gündeme getirerek müjdelemelerini bildirmiştir:

"HZ. MEHDİ İLE MÜJDELENİN. O Kureyş'ten ve Ehl-i Beyt'imden bir kişidir." (Kitab-ul Burhan Fi Alamet-il Ahir zaman, s.13)

Bir başka hadisinde ise Peygamberimiz (sav), "Mehdi zuhur eder, HERKES SADECE O'NDAN KONUŞUR, O'nun sevgisini içer ve O'NDAN BAŞKA BİR ŞEYDEN BAHSETMEZLER." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 33) sözleriyle Hz. Mehdi (a.s.)'ın ortaya çıkacağı dönemde herkesin bu mübarek şahıstan bahsedeceğini haber vermiştir.

İşte Sayın Adnan Oktar da, Peygamberimiz (sav)'in bu hadisleri gereği, Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişini Müslümanlara müjdelemekte, Hz. Mehdi (a.s.)'ı insanlara tanıtmakta ve Peygamberimiz (sav)'in haber verdiği gibi, konuşmalarında sıklıkla Hz. Mehdi (a.s.)'dan bahsetmektedir.


Peygamberimiz (sav) de yaşadığı dönemde, hem beraberindeki Müslümanlara hem de kendisinden sonra yaşayacak nesillere Hz. Mehdi (a.s.)'ı tanıtmış ve konuşmalarında Hz. Mehdi (a.s.)'a geniş yer ayırmıştır. Eğer Mehdiyet önemsiz ya da üzerinde durulmasına gerek olmayan bir konu olsaydı, elbetteki bunun uygulamasını en başta Peygamber Efendimiz (sav)'in konuşmalarında görürdük. Ancak tam tersine, Peygamberimiz (sav), Allah'ın yol göstermesiyle, hem kendisi bu konuyu çok ehemmiyetli görmüş hem de Müslümanları, tarihin her döneminde bu konuyu gündemde tutmaya, tüm Müslüman alemini bu konuyla müjdelemeye teşvik etmiştir.



2- 1400 yılı aşkın bir süredir tüm büyük İslam alimleri Müslümanlara Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişini müjdelemiş; eserlerinde ve sohbetlerinde bu konuya geniş yer ayırmışlardır.

Peygamberimiz (sav)'den bu yana, 14 yüzyıldan beri yaşamış olan tüm İslam alimleri, Peygamberimiz (sav)'in sünneti gereği Mehdiyet konusunun üzerinde önemle durmuş; hadisleri aktarmış ve Hz. Mehdi (a.s.)'ı insanlara tanıtan özellikleri tüm detaylarıyla yüzlerce sayfa boyunca açıklamışlardır. Bu kimselerin her biri, İslam tarihinde önemli yeri olan, Müslümanlara pek çok konuda yol göstermiş, yaşadıkları dönemlerin kutbu olmuş büyük alimlerdir. Yine Ehli Sünnet'in büyükleri olan hadis imamlarımız, mezhep imamlarımız da Mehdiyet konusuna büyük önem vermiş; eserlerinde Mehdiyet konusunu tüm detaylarıyla açıklamışlardır. Hz. Mehdi (a.s.) müjdecisi, Hicri 13. yy'ın kutbu, büyük İslam alimi Bediüzzaman Said Nursi de eserlerinde yüzlerce sayfayı Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişine ayırmıştır.

Mehdiyet konusunu önemle vurgulayan ve tarih boyunca Müslümanlara yol gösterici olmuş bu büyük İslam alimlerinden bazılarının isimleri şöyledir:

1. İMAM-I AZAM EBU HANİFE

2. İMAM-I HANBELİ

3. İMAM-I ŞAFİİ

4. İMAM-I MALİKİ

5. İMAM MUHAMMED BİN İSMAİL BUHARİ (BUHARİ)

6. EBUL-HÜSEYN MÜSLİM BİN HACCAC KUŞEYRİ (MÜSLİM)

7. BÜYÜK HADİS ALİMİ MUHAMMED BİN İSA TİRMİZİ

8. HAFIZ EBU DAVUD SÜLEYMAN BİN EŞ'AS SİCİSTANİ

9. EBU ABDULLAH MUHAMMED BİN YEZİD (İBN-İ MACE)

10. MUHAMMED B. RESUL BERZENCİ

11. ALAEDDİN ALİ B. HİŞAM MUTTAKİ HİNDİ

12. ABDÜLKADİR GEYLANİ

13. İMAM GAZALİ

14. İMAM-I RABBANİ,

15. MUHYİDDİN ARABİ

16. İBN KESİR

17. İBN TEYMİYE

18. ZAHİDU'L KEVSERİ

19. CELALEDDİN SUYUTİ

20. BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ

21. ŞEHABETTİN İBN-İ HACER ASKELANİ

22. HÜSEYİN HİLMİ IŞIK

23. MAHMUD ESA'D COŞAN

24. MAHMUT SAMİ RAMAZANOĞLU

25. EBU KASIM TABARANİ

26. ELMALILI HAMDİ YAZIR

27. MUHAMMED B. ALİ ŞEVKANİ

28. MUHAMMED CEMALEDDİN EL-KASİMİ EL-DIMIŞKİ

29. KURTUBİ

30. İMAM MATURİDİ

31. İMAM ACCURİ

32. İBN HAZM

33. PEZDEVİ

34. NESEFİ

35. TEFTAZANİ

36. İBNU'L ARABİ

37. İMAM CAFER ET TAHAVİ

38. BEYAZİ

39. SEYYİD ALUSİ

40. EBU'L MÜNTEHA

41. ES-SEFFARİNİ

42. ABDULMUHSİN BİN HAMD EL-ABBAD

43. EBU MUHAMMED HASAN B. ALİ EL-BERBEHARİ HANBELİ

44. MUHAMMED NASREDDİN ALBANİ

45. ŞEMSEDDİN MUHAMMED BİN AHMED SEFAREYNİ

46. EBU ABDULLAH MUHAMMED B. CAFER İDRİSİ KETANİ

47. ŞEHABEDDİN AHMED B. MUHAMMED GUMARİ

48. HASANEYN MUHAMMED MAHLUF EL-MISRİ

49. EB'UL-HASAN MUHAMMED B. HÜSEYİN ABURİ

50. SAİD HAVVA

51. ŞEYH HASAN ADVİ HAMZAVİ

52. M. SIDDIK B. HASAN KUNUCİ

53. MUHAMMED B. HASAN EL-ESNEVİ

54. NUREDDİN ATER

55. EBU ABDULLAH MUHAMMED B. CAFER İDRİSİ KETANİ

56. EBU'S-SADAT MUHAMMED B. MUHAMMED EBU ŞOHBE

57. EN-NEVEVİ

58. EBU'L-FAZL ABDULLAH B. MUHAMMED EL-İDRİSİ

59. MUHAMMED EL-MEKKİ

60. EBU BEKİRAHMED B. MUHAMMED İSKAFİ

61. HAFIZ EBU BEKİR B. HAYSEME

62. EBU-L BEKİR MUHAMMED B. İBRAHİM KELABAZİ BUHARİ

63. EBU KASIM ABDURRAHMAN SÜHEYLİ

64. YUSUF B. YAHYA MAKDİSİ EŞ-ŞAFİİ

65. ŞEYH İBRAHİM B. MUHAMMED HAMVİNİ

66. İBN-İ HACER EŞ-ŞAFİİ EL-MEKKİ

67. İBN-İ HACER-İ MEKKİ

68. ŞEYH MUHAMMED B. AHMET SEFARİNİ EL-HANBELİ

69. SÜLEYMAN B. İBRAHİ M KUNDUZİ

70. SEYYİD MUHAMMED SIDDIK KANUCİ BUHARİ

71. EBULFAZL ABDULLAH B. MUHAMMED SIDDIK.

72. ALLAME ŞEVKANİ,

73. HAFIZ ESKALANİ,

74. İBN-İ HACER-İ HEYSEMİ,

75. ŞEBLENCİ,

76. MISIRLI ŞEYH MUHAMMED-İ HANEFİ

77. ŞEYH MUHAMMED SABBAN

78. SÜVEYDİ

79. AHMED BİN ZEYNİ DEHLAN EŞ ŞAFİİ

80. ABDULVAHHAB ABDULLATİF

81. ALLAME EBU TAYİP

82. SAİD BİN CABİR

83. NİYAZİ MISRİ

84. EN NİFERİ

85. İMAMI AZAM FIKHI EKBER ŞERHİNDE ALİYYUL KAR'İ

86. TAHTAVİ

87. ŞEYH MANSUR ALİ NASİF ( TAÇ İLMİHALİ)

88. SEYYİD KUTUP

89. ŞEYH FAKİH İMANİ

90. ALİ ES SABUNİ'

91. MUHAMMED MEHDİ EL-HORASAN,

92. ŞEYHÜLİSLAM MUSTAFA SABRİ EFENDİ





3- Yüce Rabbimiz, Hz. Adem (a.s.)'dan ve dünyanın yaratılışından bu yana, tüm dünyayı Mehdiyet için hazırlamıştır.

Andolsun, Biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "Şüphesiz Arz'a salih kullarım varisçi olacaktır" diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105)

Dünyanın var oluşundan, Hz. Adem (a.s.)'ın yaratılışından bu yana Allah tüm yeryüzünü ve tarihte yaşanan tüm olayları Mehdiyet için hazırlamıştır. Hz. İsa (a.s.) zamanında İncil, Hz. Musa (a.s.) döneminde ise Tevrat ile, Hz. Davud (as) zamanında Zebur ile tüm insanlar Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişiyle müjdelenmişlerdir. (İncil'de Faraklit ismiyle anlatılan Hz. Mehdi (a.s.) ile ilgili bilgiler ve Tevrat'ta Hz. Mehdi (a.s.)'ı anlatan sözler) Allah, Hz. Mehdi (a.s.) ile tüm yeryüzüne İslam ahlakını hakim kılmak için, Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişinden önce dünyaya dinsizliği hakim etmiştir. 20. yy'da yaşanan tüm savaşlar; I. ve II. Dünya Savaşları, yeryüzünde hüküm süren terör ve anarşi olayları, Müslümanların yaşadığı birçok bölgede hüküm süren baskılar, zorluk, sıkıntı ve acılar, açlık, sefalet ve kargaşalar, hep Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişi öncesinde özel olarak yaratılmış olaylardır. Allah, Peygamberimiz (sav)'in hadisleriyle Hz. Mehdi (a.s.)'ın çıkışını insanlara haber veren yüzlerce olayın gerçekleşeceğini bildirmiş; ve bu alametlerin çok büyük bir bölümü de yine bu dönemde sırf Hz. Mehdi (a.s.)'ın çıkışı için özel olarak gerçekleştirilmiştir. (Hz. Mehdi (a.s.)'ın Çıkış Alametleri) Rabbimiz, Kendi Katına yükselttiği Hz. İsa (a.s.)'yı, yüzyıllar sonra böyle şerefli bir olay için tekrar yeryüzüne indireceğini bildirmiştir. Tüm bunlar dünyanın seyrini değiştiren, dönüm noktası olarak ifade edilen çok büyük ve tarihi olaylardır.

Allah'ın, tüm bu tarihi gelişmeleri, sırf Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişinin hazırlık safhaları olarak yaratmış olması, kuşkusuz ki Mehdiyet konusunun önemini ortaya koymaktadır. Buna rağmen Mehdiyet'i ve Hz. Mehdi (a.s.)'ı önemsiz görmek ve sürekli gündeme getirilmesine gerek olmadığını düşünmek son derece hatalı bir bakış açısıdır.

Allah Peygamberimiz (sav)'in bir hadisinde, "dünyanın tek bir günlük ömrü dahi kalmış olsa, Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişi için bu vakti uzatacağını" bildirmiştir. Sadece bu hadis dahi, Mehdiyet'in ne kadar önemli olduğunu Müslümanların kavraması açısından son derece açıklayıcıdır:

"Abdullah (r.a) dan rivayet edilmiştir: Resulullah (s.a.v) buyurdu ki: Ehl-i Beyt'imden ismi ismime mutabık olan bir kişi (Hz. Mehdi (a.s.)) başa geçecektir... DÜNYANIN ANCAK BİR GÜNLÜK ÖMRÜ KALMIŞ OLSA, ONUN (HZ. MEHDİ (A.S.)'IN) BAŞA GEÇMESİ İÇİN CENAB-I ALLAH O GÜNÜ BEHEMEHAL UZATIR." (Sünen-i Tirmizi 4/92)

4- Kuran'da İslam ahlakının tüm yeryüzüne hakim olacağı vadedilmiştir. Peygamberimiz (sav) de, 14 asırdır hasretle beklenen bu büyük olaya Hz. Mehdi (a.s.)'ın vesile olacağını bildirmiştir. Mehdiyet'ten bahsedilmesini önemsiz ve gereksiz görmek, İslam ahlakının hakimiyetini de önemsiz görmek olur.

Allah Kuran'ın pek çok ayeti ile, İslam ahlakını tüm dünyada hakim kılacağı bir dönem olacağını vadetmiştir. Hadislerde de bu vaadin, Hz. Mehdi (a.s.) vesilesiyle gerçekleşeceği bildirilmiştir. Buna rağmen Mehdiyet'in önemi yok demek, (Allah'ı tenzih ederiz) Kuran'ın da, İslam'ın da, İslam ahlakının dünya hakimiyetinin de önemini takdir edemeyen bir bakış açısı olduğunu gösterir.

Oysa ki Allah'ın Kuran'da bildirdiği ayetler çok açıktır. Allah, hak din olan İslam'ı dünyaya hakim kılacaktır. Allah, her dönemde Müslümanları uyarıp korkutan, onları hidayete yönelten, onları tek bir birlik altında toplayan bir elçi göndermektedir. Bu Allah'ın Adetullahıdır. Ve Allah, Peygamberimiz (sav) ile, ahir zamanda Müslümanların bu manevi liderinin, dünyada İslam'ın hakimiyetine vesile olacak olan şahsın Hz. Mehdi (a.s.) olduğunu bildirmiştir. İslam alemi, Peygamber Efendimiz (sav)'den bu yana 1400 yılı aşkın bir süredir Mehdiyet'i aşkla şevkle gündemde tutmuş, Hz. Mehdi (a.s.)'ı sevgiyle anmış ve onun döneminde yaşayanlardan olabilmek için Allah'a gönülden dua etmişlerdir. Hz. Mehdi (a.s.)'ın hemen hemen tüm geliş alametlerinin gerçekleştiği, içinde bulunduğumuz ahir zamanda ise, elbetteki Mehdiyet tüm Müslümanların dillerinden düşürmemeleri gereken bir konudur. Tüm Müslümanların Mehdiyet konusundan şevkle bahsetmeleri, azim ve gayretle gündemde tutmaları ve tüm dünya Müslümanlarını da, bu yüzyılda gerçekleşecek olan bu tarihi olayla müjdelemeleri son derece önemlidir.

Allah'ın Kuran'da İslam ahlakını yeryüzüne hakim kılacağını bildirdiği ve Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişine işaret eden ayetlerden bazıları şöyledir:

Allah içinizden iman edenlere ve salih amelde bulunanlara vaadetmiştir: "HİÇ ŞÜPHESİZ ONLARDAN ÖNCEKİLERİ NASIL 'GÜÇ VE İKTİDAR SAHİBİ' KILDIYSA, ONLARI DA YERYÜZÜNDE 'GÜÇ VE İKTİDAR SAHİBİ' KILACAK, KENDİLERİ İÇİN SEÇİP BEĞENDİĞİ DİNLERİNİ KENDİLERİNE YERLEŞİK KILIP SAĞLAMLAŞTIRACAK VE ONLARI KORKULARINDAN SONRA GÜVENLİĞE ÇEVİRECEKTİR..." (Nur Suresi, 55)

Ve seveceğiniz bir başka (nimet) daha var: ALLAH'TAN 'YARDIM VE ZAFER (NUSRET)' VE YAKIN BİR FETİH. Mü'minleri müjdele. (Saff Suresi, 13)

Andolsun, Biz Zikir'den sonra Zebur'da da: "ŞÜPHESİZ ARZ'A SALİH KULLARIM VARİSÇİ OLACAKTIR" diye yazdık. (Enbiya Suresi, 105)

Andolsun, gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: "GERÇEKTEN ONLAR, MUHAKKAK NUSRET (YARDIM VE ZAFER) BULACAKLARDIR. VE HİÇ ŞÜPHESİZ; BİZİM ORDULARIMIZ, ÜSTÜN GELECEK OLANLAR ONLARDIR." (Saffat Suresi, 171-173)

Allah, yazmıştır: "ANDOLSUN, BEN GALİP GELECEĞİM VE ELÇİLERİM DE." Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır. (Mücadele Suresi, 21)

Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. ÖYLE Kİ ONU (HAK DİN OLAN İSLAM'I) BÜTÜN DİNLERE KARŞI ÜSTÜN KILACAKTIR; müşrikler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 9)

Ki O, ELÇİLERİNİ HİDAYETLE VE HAK DİN İLE, DİĞER BÜTÜN DİNLERE KARŞI ÜSTÜN KILMAK İÇİN GÖNDERDİ. Şahid olarak Allah yeter. (Fetih Suresi, 28)

Müşrikler istemese de O DİNİ (İSLAM'I) BÜTÜN DİNLERE ÜSTÜN KILMAK İÇİN elçisini hidayetle ve hak dinle gönderen O'dur. (Tevbe Suresi, 33)

Ve onlardan sonra SİZİ O ARZA MUTLAKA YERLEŞTİRECEĞİZ. İşte bu, makamımdan korkana ve tehdidimden korkana ait (bir ayrıcalıktır). Fetih istediler, (sonunda) her zorba inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti. (İbrahim Suresi, 14-15)

ALLAH'IN YARDIMI VE FETİH GELDİĞİ ZAMAN, VE İNSANLARIN ALLAH'IN DİNİNE DALGA DALGA GİRDİKLERİNİ GÖRDÜĞÜNDE, hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir. (Nasr Suresi, 1-3)

Şüphesiz, BİZ SANA APAÇIK BİR FETİH VERDİK. Öyle ki Allah, senin geçmiş ve gelecek (her) günahını bağışlasın, üzerindeki nimetini tamamlasın ve seni dosdoğru bir yola yöneltsin. Ve Allah, sana 'üstün ve onurlu' bir zaferle yardım etsin. (Fetih Suresi, 1-3)

... Fakat Allah, sizin bilmediğinizi bildi, böylece bundan önce SİZE YAKIN BİR FETİH (NASİB) KILDI. (Fetih Suresi, 27)

... BU YURDUN SONU KİMİNDİR, inkar edenler pek yakında bileceklerdir. (Rad Suresi, 42)

De ki: "HAK GELDİ, BATIL YOK OLDU. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur." (İsra Suresi, 81)

KENDİSİNE BEREKETLER KILDIĞIMIZ YERİN DOĞUSUNA DA, BATISINA DA O HOR KILINIP-ZAYIF BIRAKILANLARI (MÜSTAZ'AFLARI) MİRASÇILAR KILDIK... (Araf Suresi, 137)

Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek istiyorlar. OYSA KAFİRLER İSTEMESE DE ALLAH, KENDİ NURUNU TAMAMLAMAKTAN BAŞKASINI İSTEMİYOR. (Tevbe suresi, 32)

Onlar, Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. OYSA ALLAH, KENDİ NURUNU TAMAMLAYICIDIR; kafirler hoş görmese bile. (Saff Suresi, 8)

Ve SİZİ ONLARIN TOPRAKLARINA, YURTLARINA, MALLARINA VE DAHA AYAK BASMADIĞINIZ BİR YERE MİRASÇI KILDI. Allah, her şeye güç yetirendir. (Ahzab Suresi, 27)

Allah, suçlu-günahkarlar istemese de, HAKKI (HAK OLARAK) KENDİ KELİMELERİYLE GERÇEKLEŞTİRECEKTİR. (Yunus Suresi, 82)

Onlar ki, YERYÜZÜNDE KENDİLERİNİ YERLEŞTİRİR, İKTİDAR SAHİBİ KILARSAK, dosdoğru namazı kılarlar, zekatı verirler, ma'rufu emrederler, münkerden sakındırırlar. Bütün işlerin sonu Allah'a aittir. (Hac Suresi, 41)

GEVŞEMEYİN, ÜZÜLMEYİN; EĞER (GERÇEKTEN) İMAN ETMİŞSENİZ EN ÜSTÜN OLAN SİZLERSİNİZ. (Al-i İmran Suresi, 139)
5- Kuran'da, tarih boyunca kötülerle iyilerin, deccaliyet ile Mehdiyetin, batıl ile hak dinin bir mücadelesi olduğu bildirilmiştir. İşte ahir zamanda deccaliyeti yenecek olan güç ve hemen her sorunun çözümü de Mehdiyet olacaktır.

Allah'ın Kuran ayetlerindeki vaatleri ve Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde verilen bilgiler Mehdiyet konusunun önemini açıkça ortaya koymaktadır. Kuran'da, tarih boyunca yaşanmış olan her devirde deccallerin ve Mehdilerin mücadelesinin var olduğu bildirilmektedir. Ve bu iki fikrin; yani inananlarla inanmayanların, hak ile batılın mücadelesi kıyamete kadar da sürecektir.

Örneğin Hz. İbrahim (a.s.) yaşadığı dönemin Mehdisi, Nemrud da o dönemin deccali olmuştur. Hz. Musa (a.s.) da kendi döneminin Mehdisi ve Firavun da o zamanın deccali olmuştur. Tarihin her aşamasında, deccallerin ve Mehdilerin göğüs göğüse çok güçlü bir mücadelesi vardır.

Peygamberimiz (sav), ahir zamanda çıkacak olan deccalin, bu güne kadar gelmiş geçmiş en azılı, en etkili ve en güçlü Deccal hareketi olacağını bildirmiştir. İşte buna karşılık Allah, Ahir Zaman Mehdisi'ni de o denli önemli kılmış, Hz. Mehdi (a.s.)'ın deccal ile olan mücadelesini ve bunun sonucundaki galibiyetini de o denli büyük bir olay olarak yaratmıştır.



Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri risalelerinde, Ahir Zaman Mehdisi'nin çıkacağı içerisinde bulunduğumuz bu zamanı, "ahir zamanın EN BÜYÜK FESADI dönemi" (Mektubat, s. 411 - 412) sözleriyle tanımlamıştır. Gerçekten de içerisinde bulunduğumuz bu dönemde, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük fesadı yaşanmaktadır. Hz. Adem (a.s.)'dan bu yana, bu devre kadar bu derece büyük bir fesat ne Nemrud ne Firavun ne de Hülagü devrinde hiç olmamıştır. Bu kadar büyük bir fesat ilk defa yaşanmaktadır. Ahir zaman deccali artık çıkmıştır. Deccal dünya tarihinin gelmiş geçmiş en büyük fesadıdır. Öyle ki tarih boyunca bütün peygamberler, ahir zaman deccalinin şerrinden Allah'a sığınmışlardır. Halihazırda tarih boyunca yaşamış olan tüm Firavunların, Nemrudların ve deccallerin toplamından daha şiddetli bir küfür dünyaya hakim olmuştur. Dolayısıyla elbette ki, ahir zamanda gelecek olan Hz. Mehdi (a.s.) da bu denli önemli bir şahıs ve Mehdiyet de bu denli önemle üzerinde durulması gereken bir konudur.

Tarihte ilk defa bu kadar büyük bir Deccal ve bu kadar şiddetli bir küfür hakim iken, Mehdiyet'in önemsizliğinden bahsetmek ve Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelmeyeceğini iddia etmek, Allah'ın Kuran ile bildirdiği Adetullahına da uygun değildir. Rabbimiz dünya tarihi boyunca her zaman böyle bir Adetullah yaratmıştır; her zaman küfür olmuştur, deccaller olmuştur ve bunların karşısında da mehdiler olmuştur. Ama bu dönemde en büyük deccaller en büyük nemrudlar en büyük firavunlar ortaya çıkmışken, bu dönemde "Hz. Mehdi (a.s.) yoktur, gelmeyecektir" denmesi Kuran'ın mantığına uygun değildir. Deccal varsa mutlaka Hz. Mehdi (a.s.) da vardır. Dolayısıyla da böyle bir dönemde Hz. Mehdi (a.s.)'dan bahsetmemek olmaz. Çünkü çözüm Mehdiyet'tedir. Hz. Mehdi (a.s.) vesilesiyle Müslümanların yaşadığı tüm sıkıntılar, acılar, zorluklar son bulacak; yeryüzünde hüküm süren dinsizlik yerle bir olacak, nemrudlar, firavunlar, deccaller ancak Hz. Mehdi (a.s.) vesilesiyle mağlup olacaklardır.


6- Kimi insanların Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelmesini istememelerinin altında dünyaya yönelik menfaat kaygısı yatmaktadır.

Kimi insanların Mehdiyet konusuna hep şüphe ve tereddüt ile yaklaşmalarının, Hz. Mehdi (a.s.)'ın geleceğini bildiren apaçık delillere dahi sürekli olarak muhalefet etmelerinin altındaki en önemli neden "menfaat kaygısı"dır. Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişi ve Mehdiyet makamı tüm inananlar için bir rahmet olduğu; O'nun vesilesiyle tüm İslam alemine barış, adalet, bolluk, bereket, huzur, refah, mutluluk geleceği halde, yine de bazı kimseler Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelmesini istememektedirler.

Elbetteki bu son derece dikkat çekici ve düşündürücü bir durumdur. Bir Müslümanın, dünyadaki tüm Müslümanların iyiliğini, rahatını, birlik ve beraberliğini, güvenlik ve refah içerisinde yaşamalarını istemesi gerekir. Ama buna rağmen bazı kimseleri bu duruma vesile olacak kişinin gelmesinden yana değillerdir. Bunun altında yatan sebepler kuşkusuz rahmani değil, nefsanidir. Kimileri sakin, kendi halinde, düzenli, tertipli bir hayat yaşamak için; kimileri kurulu düzenlerinin bozulmaması, olay çıkmaması, işlerine, evliliklerine, sosyal hayatlarına zarar gelmemesi için; kimileri mehdilik vasfını kendi bağlı oldukları hocalarına atfedebilmek ve böylecekendilerince bu kimsenin konumunu, itibarını korumak amacıyla Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelmesini istememekte ve Mehdiyet konusundan bahsedilmesinden de rahatsız olmaktadırlar. Ayrıca eğer Hz. Mehdi (a.s.) gelecek olursa, O'na destek olmaları, onunla birlikte birçok fedakarlığı, zorluk ve sıkıntıyı göze almaları; gerektiğinde aile ve işlerine yönelik çıkarlarından feragat etmeleri; geleceğe yönelik dünyevi planlarından vazgeçmeleri gerekebileceğini düşünerek, Hz. Mehdi (a.s.) konusunun gündeme gelmesinden kaçınmaktadırlar.

Ancak bilinmelidir ki bu kimselerin içerisinde bulunduğu durum, tarihin her döneminde ve Peygamberimiz (sav) zamanında da yaşanmıştır. Her Müslüman toplumunda, iman şevki az olan, İslam'ın menfaatlerindense kendi menfaatlerini önde tutan ve dünya hayatının çekiciliğine kapılan insanlar olmuştur. Kuran'da, Peygamberimiz (sav) Müslümanları hicret etmeye, mücadeleye ya da savaşa çağırdığında, ailesini, işini, çocuklarını bahane ederek geride kalan insanların durumunu anlatan pek çok ayet vardır. Bu kimseler Peygamber (sav) ile birlikte Allah için zorluklara, fedakarlıklara katlanmayı adeta bir kabus gibi görmüş ve itinayla uzak durmuşlardır.

İşte ahir zamanda Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelmesini, Hz. Mehdi (a.s.)'dan bahsedilmesini istemeyen kimselerin durumu da bundan farklı değildir. Samimi Müslümanlara Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişi bir nur gibi gelirken, dünya hayatını hedefleyen insanlar bu durumdan şiddetle çekinmektedirler. Bir ayette Allah bu kimselerin durumunu şöyle açıklamaktadır:

Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. "Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte (savaşa) çıkardık." diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42)

7 - Hz. Mehdi (a.s.)'ın gelişi Allah'ın yarattığı bir kaderdir. Aleyhte yürütülen hiçbir çaba, bu müjdenin gerçekleşmesine engel olamayacaktır.

Allah bir ayetinde, "Elçilerini hidayet ve hak din üzere gönderen O'dur. Öyle ki onu (hak din olan İslam'ı) bütün dinlere karşı üstün kılacaktır; MÜŞRİKLER HOŞ GÖRMESE BİLE." (Saff Suresi, 9) şeklinde buyurmuştur. Bu ayet bize çok önemli bir gerçeği haber vermektedir. Ne deccallerin, nemrutların, firavunların mücadelesi ne de kalplerinde hastalık ya da imanlarında zayıflık bulunan kimselerin çabaları Allah'ınAadetullahına asla etki edemez. Allah her ne olursa olsun, vaadini yerine getirendir. Allah, Peygamber Efendimiz (sav)'in hadisleri ile Hz. Mehdi (a.s.)'ın bu yüzyılda geleceğini ve İslam alemini şereflendireceğini haber vermiştir. Allah vaadini gerçekleştirecek ve inşaAllah Hz. Mehdi (a.s.) tüm Müslümanların manevi lideri olarak yeryüzüne Kuran ahlakını hakim kılacaktır.

Sayın Adnan Oktar'ın bazı şahıslara yaptığı eleştiriler şahısların kendilerine yönelik midir?

KURAN AYETLERİNE VE PEYGAMBERİMİZ (S.A.V.)'İN HADİSLERİNE AYKIRI TAVIRLARIN

KURANİ BİR ÜSLUPLA ELEŞTİRİLMESİ HER MÜSLÜMAN İÇİN FARZ OLAN BİR İBADETTİR

Kuran'a göre insanlara iyiliği emredip, onları kötülüklerden sakındırmak her Müslüman için farz olan bir ibadettir. Allah'ın emirlerini, İslam'ı ve Müslümanları her şartta koruma azmi ve kararlılığı içinde olan bir insanın Kuran'a ve Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetine uygun olmayan en ufak bir tavır, en ufak bir konuşma ya da en ufak bir mimik karşısında tepkisiz kalması mümkün değildir.

Samimi bir Müslüman Kuran'da yazmayan bir ayetin var gibi anlatıldığını, Peygamberimiz (s.a.v.)'den rivayet edilen sahih kaynaklı hadislerin yok kabul edildiğini, Allah ile, din ile ilgili konularda alaycı bir üslup kullanıldığını duyduğunda, bunun bir fitne olduğunu hemen anlar, bu imani ve ahlaki zaafiyetin toplumda yaygınlaşmaması için ilmi yönde elinden gelen her türlü gayreti gösterir. Allah Kuran'da "fitnenin öldürmekten beter olduğunu" (Bakara Suresi, 191, 217) bizlere bildirmekte ve yeryüzünde fitne kalmayıncaya kadar fikri mücadelenin devam etmesini emretmektedir (Enfal Suresi, 39). Dolayısıyla fitne varsa, Kuran ve sünnet sınırları içerisinde fikri mücadele her zaman olacaktır.


Özellikle çok sayıda insan tarafından izlenen, dinlenen kişilerde görülen iman zayıflığının ve akıl eksikliğinin erken teşhisi, ve bunun Kuran'la, Peygamberimiz (s.a.v.)'in sünnetiyle tedavi edilmesi çok aciliyetli ve önemlidir. O kişi hedef alınarak yapılan Kurani hatırlatmalar ve tavsiyelerle bir yönüyle ilgili şahsa fayda sağlaması amacı güdülse de, asıl hedeflenen o kişinin konuşmaları, mantık örgüleri, dine bakış açısıyla kendini belli eden bir düşüncenin eleştirilmesi ve sonucunda da düzelmesinin umulmasıdır. Eleştirilen kişi belki de binlerce insanın içinde bulunduğu bir hatayı yansıtması bakımından örnek teşkil etmektedir, dolayısıyla da hedef asla o kişinin şahsı değildir. Bu gibi durumlarda ilgili kişi Kuran ahlakına, hadislere zıt bir bir imaj olarak ele alınmakta, oradaki düşünce bozukluğuyla ilmen mücadele edilmektedir. Yoksa yapılan hatırlatmaların, uyarıların o kişinin doğrudan şahsına yönelik bir artniyet taşıması asla söz konusu olmamaktadır.



Sayın Adnan Oktar'ın bazı kişilere yönelik kullandığı Kurani eleştiri üslubunun temelinde de her zaman fayda sağlaması amacı yatmaktadır. Nitekim Allah Kuran'da "Şu halde, eğer 'öğüt ve hatırlatma' bir yarar sağlayacaksa, 'öğüt verip hatırlat." (A'la Suresi, 9) şeklinde bildirmektedir.



Herkes Allah'ın kendisi için takdir ettiği kaderi yaşar, hataları da, eksiklikleri de yaratan Allah'tır. Allah bir ayetinde "Oysa sizi de, yapmakta olduklarınızı da Allah yaratmıştır." (Saffat Suresi, 96) diye bizlere bildirmektedir. İnsanın Allah'ın yarattığı kaderin dışında hata yapması bir yana, nefes alıp vermesi dahi imkansızdır. Allah'a karşı bu denli muhtaç olan bir insana, hatasından dolayı kızgınlık, öfke duymak ise güçlü imana sahip bir Müslüman için asla sözkonusu değildir.



Sayın Adnan Oktar da bazı kişilerin konuşmalarıyla ortaya çıkan düşünce sistemlerini eleştirirken, kalbinde o kişilerin şahışlarına kızgınlık duyması mümkün değildir. Sayın Adnan Oktar Allah'ın bütün Müslümanlara farz kıldığı uyarıp-korkutma ve müjdeleme ibadetini yerine getirmektedir. Bu görevini uygularken de Cenab-ı Allah'ın Kuran'daki üslubunu örnek almaktadır. Hatalı gördüğü fikirlerin neden hatalı olduğunu Kuran ayetlerine ve hadislere dayandırarak somut delillerle son derece anlaşılır şekilde açıklamakta ve doğrusunu da yine Kuran ayetleri ve hadislerle insanlara izah etmektedir.

Kuran'a göre Müslüman üslubu nasıl olmalıdır?

ALLAH'IN KURAN'DA BİLDİRDİĞİ 'KONUŞMA ÜSLUBU'
Onları yeryüzünde ayrı ayrı topluluklar olarak paramparça dağıttık. Kimileri salih (davranışlarda) bulunuyor, kimileri de bunların dışında olan aşağılıklardır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, ki dönsünler. (Araf Suresi, 168 )


Allah'ın Kuran'da bildirdiği bu gerçek Hazreti Adem'den beri süregelmektedir. Yani her toplumda hem iman eden hem inkar eden topluluklar bulunmaktadır. İman edip Allah'ın emir ve yasaklarına uyanlar Allah'ın Kuran'da bildirdiği hayatı yaşayarak Allah'ın rızasını kazanmayı amaç edinerek cennet umuduyla gerektiğinde hertürlü zorluğa sabır gösterirler. İftira, saldırı, hapis, sürgün ve şehit edilme gibi bir durum olsa bile asla Allah'ın rızasını kazanma isteklerinden vazgeçmezler.

İman eden bu topluluğun yanı sıra Kuran'da bildirildiği gibi Allah'ın emirlerine uymayan, hayatını kendi istek ve tutkuları uğruna yaşamayı tercih eden, şeytanı dost edinip Müslümanlara zarar vereceğini düşündüğü faaliyetler yapmaya çalışan, bu faaliyetleri sırasında iftira, yalan, saldırı gibi Kuran'a tamamen aykırı olan eylemleri yapmaktan çekinmeyen bir grup da bulunmaktadır. Bu grubu müşrikler, inkar edenler ve cehennemin en alçak tabakasına atılacak olan münafıklar oluşturmaktadır. Allah Kuran'da, Kendi dinini sahiplenmeyen, korumayan, açıklamayan hatta gizleyen, ortadan kaldırmaya ve zarar vermeye çalışan inkar eden bu topluluktan bahsederken onların bu aşağılık karakterini vurgulayacak kelimeler kullanmıştır. Allah bu gerçeği Tevbe Suresi'nin 9. Ayetinde şu şekilde bildirmektedir;



'...Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. ' (Tevbe Suresi 9)



Allah cehennem için yarattığı inkar edenlere, müşriklere ve münafıklara ayette 'hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktır diye hitab etmektedir:



Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. ( A'raf Suresi, 179 )



İNKAR EDENLER Allah'ın emir ve yasaklarına uymazlar. MÜŞRİKLER taştan puta tapanlar olduğu gibi günümüzde insanları, parayı malı ve çeşitli dünya araçlarını Allah'a ortak koşarlar. Ya da dindar olduğunu iddia ederek, Allah adına dinde olmayan birtakım hükümler, kurallar icat eder, helaller, haramlar koyar, dini kendi istek ve arzularına, çıkar ve taassuplarına göre değiştirmeye, özünden ve aslından saptırmaya yeltenirler. MÜNAFIKLAR ise Müslümanlar arasında kendini samimiymiş gibi gösterip sinsice fitne ve bozgunculuk çıkarmaya, onlara zarar vermeye çalışan şeytanın fırkası olan bir topluluktur. Allah bu toplulukların dünya hayatında ve ahiretteki cezalarının AŞAĞILANMA olacağını Kuran'daki şu ayetlerle bildirmektedir:



... Yoksa siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası AŞAĞILIK OLMAKTAN BAŞKA DEĞİLDİR; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. ( Bakara Suresi, 85 )



Allah Kuran'da bir çok ayette inkar edenleri, münafıkları ve müşrikleri 'MAYMUNLAR, YABAN EŞEKLERİ, KOF KÜTÜKLER, KÜTÜKLER, AHŞAP-KÜTÜK, DOMUZLAR' gibi ifadeler kullanarak aşağılamaktadır. Bazı ayetlerde 'ALLAH ONLARI KAHRETSİN', 'HAYVANLAR GİBİDİR, HATTA DAHA AŞAĞILIKTIRLAR', 'AŞAĞILIKLAR', 'ZORBA' gibi ifadeler geçmektedir. Bu ayetler şu şekildedir:



Onları yeryüzünde ayrı ayrı topluluklar olarak paramparça dağıttık. Kimileri salih (davranışlarda) bulunuyor, kimileri de bunların dışında olan aşağılıklardır. Onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, ki dönsünler. ( Araf Suresi, 168 )



Andolsun, cehennem için cinlerden ve insanlardan çok sayıda kişi yarattık (hazırladık). Kalpleri vardır bununla kavrayıp-anlamazlar, gözleri vardır bununla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hayvanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır. ( A'raf Suresi, 179 )



Bu, onların iman etmeleri sonra inkar etmeleri dolayısıyla böyledir. Böylece kalplerinin üzerini mühürlemiştir, artık onlar kavrayamazlar. Sen onları gördüğün zaman cüsseli yapıları beğenini kazanmaktadır. Konuştukları zaman da onları dinlersin. (Oysa) Sanki onlar (sütun gibi) dayandırılmış ahşap-kütük gibidirler. (Bu dayanıksızlıklarından dolayı da) Her çağrıyı kendileri aleyhinde sanırlar. Onlar düşmandırlar, bu yüzden onlardan kaçınıp-sakının. Allah onları kahretsin; nasıl da çevriliyorlar. ( Münafikun Suresi, 3-4 )



Onlar, kendisinden sakındırıldıkları 'şeyi yapmada ısrar edip başkaldırınca' onlara: "Aşağılık maymunlar olunuz" dedik. (A'raf Suresi, 166 )



De ki: "Allah Katında, 'kesinleşmiş bir ceza olarak' bundan daha kötüsünü haber vereyim mi? Allah'ın kendisine lanet ettiği, ona karşı gazablandığı ve onlardan maymunlar ve domuzlar kıldığı ile tağuta tapanlar; işte bunlar, yerleri daha kötü ve dümdüz yoldan daha çok sapmışlardır." ( Maide Suresi, 60 )



Artık, şefaat edenlerin şefaati onlara bir yarar sağlamaz.

Buna rağmen, bunlara ne oluyor ki öğütten yüz çevirip duruyorlar?

Sanki onlar, ürkmüş yaban eşekleri gibidirler; ( Müddessir Suresi, 48- 50 )



Kendi nefsini aşağılık kılandan başka, İbrahim'in dininden kim yüz çevirir? Andolsun, Biz onu dünyada seçtik, gerçekten ahirette de o salihlerdendir. ( Bakara Suresi, 130 )



... Yoksa siz, Kitab'ın bir bölümüne inanıp da bir bölümünü inkar mı ediyorsunuz? Artık sizden böyle yapanların dünya hayatındaki cezası aşağılık olmaktan başka değildir; kıyamet gününde de azabın en şiddetli olanına uğratılacaklardır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Bakara Suresi, 85)



Şunların hiçbirine itaat etme: Yemin edip duran, aşağılık,

Alabildiğine ayıplayıp kötüleyen, söz getirip götüren (gizlilik içinde söz ve haber taşıyan),

Hayrı engelleyip sürdüren, saldırgan, olabildiğince günahkar,

Zorba-saygısız, sonra da kulağı kesik; ( Kalem Suresi, 10- 13 )



... Allah kimi aşağılık kılarsa, artık onun için bir yüceltici yoktur. Şüphesiz Allah, dilediğini yapar. ( Hac Suresi, 18 )



... Gerçekten Allah, inkar edenleri hor ve aşağılık kılıcıdır. ( Tevbe Suresi, 9 )



Umulur ki, Rabbiniz size merhamet eder, fakat siz (bozgunculuğa) dönerseniz Biz de (sizi aşağılık kılmaya ve cezalandırmaya) döneriz. Biz, cehennemi kafirler için bir kuşatma yeri kıldık. ( İsra Suresi, 8 )



"Yürüyüşünde orta bir yol tut, sesinden de (yüksek perdeleri) eksilt. Çünkü, seslerin en çirkin olanı gerçekten eşeklerin sesidir." ( Lokman Suresi, 19 )



Andolsun, sizden cumartesi (günü) yasağı çiğneyenleri elbette biliyorsunuz. İşte Biz, onlara: "Aşağılık maymunlar olun" dedik. ( Bakara Suresi, 65 )



(Allah) Onu, yedi gece ve sekiz gün, aralık vermeksizin üzerlerine musallat etti. Öyle ki, o kavmin, orada sanki içi kof hurma kütükleriymiş gibi çarpılıp yere yıkıldığını görürsün. ( Hakka Suresi, 7 )



Biz, o uğursuz (felaket yüklü ve) sürekli bir günde üzerlerine 'kulakları patlatan bir kasırga' gönderdik. İnsanları söküp atıyordu; sanki onlar, kökünden sökülüp-kopmuş hurma kütükleriymiş gibi. Şu halde Benim azabım ve uyarmam nasılmış? ( Kamer Suresi, 19- 21 )



Sevgi, şefkat ve saygı gösterilmesinden anlamayan, Allah'ın, Kuran'ın ve Müslümanların aleyhine faaliyet yürütmeyi hayatının amacı edinen kişilere yönelik Müslümanların tavrının nasıl olması gerektiği ise Kuran'da şu şekilde bildirilmektedir:



Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azaplandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, mü'minler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. ( Tevbe Suresi, 14 )



Allah zulmeden bu grubu Müslümanların vesilesiyle manevi olarak azaplandıracağını ve aşağılık kılacağını bildirmekte ve Müslümanların bu vesileyle kazanacağı manevi zaferi ve mutluluğu onlara müjdelemektedir. Dolayısıyla Allah aşığı olan, Allah sevgisiyle yaşayan, Müslümanlara karşı şefkatli, merhametli, tüm insanları kardeşlik bilinciyle birleştirmeye çalışan Sayın Adnan Oktar da Allah'ın Kuran'da emrettiği bu üslupla konuşmakta ve yaşamaktadır. Yani Sayın Adnan Oktar, inkar edenler, müşrikler ve münafıklardan Allah'ı, Peygamberi ve dini düşman edinenlerin yanlış mantıklarını kınamak amacıyla Allah'ın Kuran'da emrettiği bu konuşma üslubunu kullanmaktadır.

Maddenin aslıyla muhatap olmadığımızı söylemek, Madde yoktur anlamınza gelir mi?

Hayır, madde hayaldir demek, madde yoktur demek değildir. Aksine biz görsek de görmesek de maddesel bir dünya vardır. Ancak biz bu dünyayı beynimizin içinde bir kopya -diğer bir deyişle algılarımızın yorumu olarak- görürüz.

Dışarıda madde vardır, ancak biz bu maddenin aslını hiçbir zaman bilemeyiz. Bize verilen telkinle bunların, beynimizin dışındaki bir dünyada sabit olduklarını ve bizim bu nedenle bunların asıllarını gördüğümüzü, hissettiğimizi zannederiz. Oysa, biz hiçbir varlığın aslını asla göremeyiz ve bu varlıkların asıllarına asla dokunamayız. Kısacası bizim hayatımız boyunca dışarıdaki maddeyle muhatap olduğumuzu sanırken, aslında herşeyin hayalini ve kopyalarını biliriz. Bu gerçek, bir felsefe veya herhangi bir fikir değildir. Aksine bugün modern bilimin kesin olarak ispatladığı ve inkarı kesinlikle mümkün olmayan teknik bir gerçektir. Bugün tıp, biyoloji, fizik, nöroloji, beyin ve ilgili tüm alanlarda uzman olan hangi bilim adamına "biz dünyayı nasıl ve nerede görüyoruz?" diye sorulsa, verdikleri tek cevap vardır: tüm dünyayı beynimizdeki görme merkezinde görürüz.
Dolayısıyla madde, bizim için hayaldir. Kaldı ki dışarıda maddenin varlığını, bizden başka gören varlıklar da vardır. Allah'ın melekleri, yazıcı olarak tayin ettiği elçileri de bu dünyaya şahitlik etmektedirler:

Onun sağında ve solunda oturan iki yazıcı kaydederlerken O, söz olarak (herhangi bir şey) söylemeyiversin, mutlaka yanında hazır bir gözetleyici vardır. (Kaf Suresi, 17-18)

Herşeyden önemlisi, en başta Allah herşeyi görmektedir. Bu dünyayı her türlü detayıyla Allah yaratmıştır ve Allah her haliyle görmektedir. Kuran ayetlerinde şöyle haber verilmektedir:



,.. Allah'tan korkup-sakının ve bilin ki, Allah yaptıklarınızı görendir. (Bakara Suresi, 233)

De ki: "Benimle aranızda şahid olarak Allah yeter; kuşkusuz O, kullarından gerçeğiyle haberdardır, görendir." (İsra Suresi, 96)

Ayrıca unutmamak gerekir ki, Allah tüm olayları "Levh-i Mahfuz" isimli kitapta kayıtlı tutmaktadır. Biz görmesek de bunların tamamı Levh-i Mahfuz'da vardır. Herşeyin, Allah'ın Katında, Levh-i Mahfuz olarak isimlendirilen "Ana Kitap"ta saklandığı şöyle bildirilmektedir:

Şüphesiz o, Bizim Katımızda olan Ana Kitap'tadır; çok yücedir, hüküm ve hikmet doludur. (Zuhruf Suresi, 4)



... Katımızda (bütün bunları) saklayıp-koruyan bir kitap vardır. (Kaf Suresi, 4)



Gökte ve yerde gizli olan hiçbir şey yoktur ki, apaçık olan bir kitapta (Levh-i Mahfuz'da) olmasın. (Neml Suresi, 75 )

Sayın Adnan Oktar'ın eserlerinin hiçbirinde Vahdet-i Vücud düşüncesi yer almamaktadır.

. Sayın Oktar'ın eserlerinin hiçbir yerinde Vahdet-i Vücud düşüncesinin savunulmamaktadır. Tam tersine maddenin gerçek mahiyeti hakkında yapılan yorumların vahdeti vücud olmadığına dair tüm deliller sunulmuştur. Örneğin Sayın Adnan Oktar'ın Hayalin Diğer Adı Madde adlı kitabının giriş bölümünde şu açıklama yapılmaktadır:



MADDENİN ARDINDAKİ SIR KONUSU, VAHDET-i VÜCUT DEĞiLDiR



Maddenin ardındaki sır konusu, bazı kişilerin itirazlarına neden olmaktadır. Sözkonusu kişiler, bu konunun özünü yanlış anladıkları için, bu konunun vahdet-i vücut öğretisi ile aynı olduğunu iddia etmektedirler.



Öncelikle şunu belirtelim ki, bu eserlerin yazarı ehl-i sünnet inancına sıkı sıkıya bağlıdır ve vahdet-i vücud öğretisini savunmamaktadır. Ayrıca unutmamak gerekir ki, vahdet-i vücut öğretisi Muhyiddin İbn Arabî gibi çok büyük İslam alimleri tarafından savunulmuştur.



Vahdet-i vücud düşüncesini anlatan birçok önemli İslam aliminin, geçmişte, bu kitaplarda yer alan bazı konuları tefekkür ederek anlattıkları doğrudur. Ancak bu eserlerde anlatılanlar vahdet-i vücud düşüncesi ile aynı değildir.



Örneğin vahdet-i vücud düşüncesini savunanların bir kısmı yanlış fikirlere kapılarak, Kuran'a ve ehl-i sünnet inancına aykırı bazı iddialarda bulunmuşlar; örneğin Allah'ın yarattığı varlıkları tamamen yok saymışlardır. Oysa, maddenin ardındaki sır konusu anlatılırken kesinlikle böyle bir iddiada bulunulmamaktadır. Bu konu, Allah'ın tüm varlıkları yarattığını, ancak yarattığı varlıkların aslını Allah'ın gördüğünü, insanların ise bu varlıkların beyinlerinde oluşan görüntülerini görebildiklerini açıklamaktadır.



Gördüğümüz tüm varlıklar, dağlar, ovalar, çiçekler, insanlar, denizler, kısacası gördüğümüz herşey, Allah'ın Kuran'da var olduğunu, yoktan var ettiğini belirttiği her varlık, yaratılmıştır ve vardır. Ancak, insanlar bu varlıkların asıllarını duyu organları yoluyla göremez veya hissedemez veya duyamazlar. Gördükleri ve hissettikleri, bu varlıkların beyinlerindeki kopyalarıdır. Bu ilmi bir gerçektir ve bugün başta tıp fakülteleri olmak üzere tüm okullarda öğretilen bilimsel bir konudur. Örneğin şu anda bu yazıyı okuyan bir insan, bu yazının aslını göremez, bu yazının aslına dokunamaz. Bu yazının aslından gelen ışık, insanın gözündeki bazı hücreler tarafından elektrik sinyaline dönüştürülür. Bu elektrik sinyali, beynin arkasındaki görme merkezine giderek, bu merkezi uyarır. Ve insanın beyninin arkasında bu yazının görüntüsü oluşur. Yani siz şu anda gözünüzle, gözünüzün önündeki bir yazıyı okumuyorsunuz. Bu yazı sizin beyninizin arkasındaki görme merkezinde oluşuyor. Sizin okuduğunuz yazı, beyninizin arkasındaki "kopya yazı"dır. Bu yazının aslını ise Allah görür.

Sonuç olarak, maddenin beynimizde oluşan bir hayal olması onu "yok" hale getirmez. Ancak bize, insanın muhatap olduğu maddenin mahiyeti hakkında bilgi verir, ki bu da maddenin aslı ile hiçbir insanın muhatap olamadığı gerçeğidir.

Sayın Adnan Oktar'ın Ehl-i Sünnet'in önemiyle ilgili çalışması var mıdır?

Sayın Adnan Oktar gerek hayatıyla gerekse eserleriyle Ehli Sünnet olduğu hakkında hiçbir şüphe olmayan bir yazardır. Eserlerinde Kuran ayetlerine, Peygamberimiz (sav)'in hadislerine, sahabenin rivayetlerine geniş olarak yer veren Sayın Adnan Oktar, İslam ahlakının tüm dünyaya yayılmasına ve insanların İslam'ın nuruyla aydınlanmasına vesile olan, bu konuda en önde gelen şahıslardan biridir. Bu gereçeğe sadece İslam alemi değil, Batı dünyası da şahittir. Nitekim Reuters'ın yapmış olduğu İslam dünyasının en etkili ismi kim başlıklı anketin cevabı, Sayın Adnan Oktar olmuştur. Sayın Adnan Oktar'ın eserlerinde Peygamberimiz (sav)'den ve sahabeden hiç bahsetmediği yönündeki iddianın ise hiçbir gerçekliğinin olmadığının en önemli ispatlarından biri, bizzat Sayın Oktar'ın eserleridir. Eserlerinin pek çok yerinde hadis-i şeriflere ve sahabenin kutlu hayatına yer veren Sayın Adnan Oktar, bu konuda yazdığı özel kitaplarıyla da tavrını ve düşüncesini net olarak ortaya koymaktadır. Peygamberimiz (sav)'in tüm alemlere örnek olan hayatını ve ahlakını anlattığı Hz. Muhammed (sav) adlı eseri; Ehli Sünnete uymanın önemini anlatan Ehli Sünnet'in Önemi adlı eseri; Sahabe-i Kiram'ın üstün ahlakından örneklere geniş olarak yer verilen Kuran'da Fedakarlığın Önemi, Kuran'da Hicret gibi eserleri bu yöndeki asılsız iddialara en güzel cevaptır. Sayın Adnan Oktar'ın eserlerinde Ehli Sünnet inancına tam olarak uygun olduğunun bir diğer önemli delili de Türkiye'nin önde gelen İlahiyat Fakültelerinin Anabilim Dalı Başkanları ve Öğretim Görevlilerinin vermiş oldukları mütalaalardır. Sayın Adnan Oktar'ın Ehl-i Sünnet'in Önemi isimli eserini okumak isteyenler bu adrese başvurabilirler: EHLİ SÜNNETİN ÖNEMİ



Sayın Adnan Oktar'ın eserleri hakkında Türkiye'nin önde gelen İlahiyat Fakülteleri'nden verilen mütalaaları görmek isteyenler bu adrese başvurabilirler: BİLİM ARAŞTIRMA VAKFI SAVUNMA DOSYASI

İyi bir Müslüman olmak için Arapça bilmek şart mıdır?

Salih bir Müslüman olmanın en önemli şartlarından biri samimiyettir. Takva sahibi bir mümin olmak için önemli olan Arapça bilmek veya bilmemek değil, Allah'ı çok sevmek, Allah'tan çok korkmak, Allah'ın rızasının en çoğunu aramak ve amaçlamaktır. Her Arapça bilenin iyi Müslüman olacağı veya Arapça bilmeyenin de Müslüman olamayacağı gibi birşey söz konusu olamaz. Dünya genelinde yaklaşık 280 milyon insan Arapça konuşmaktadır. Bu insanlar, Arapça'nın dilbilgisini, kelime yapısını, düzgün okumasını çok iyi bilmektedir. Ama bu insanların büyük bir kısmı ateist olmakta, materyalizmi savunmakta ya da komünizm, faşizm gibi din ahlakına uygun olmayan ideolojileri benimsemektedir. Irak'ta, Mısır'da, Libya'da, Suriye'de, Cezayir'de, Fas'ta, Tunus'ta geçmişte Müslümanlara baskı uygulayan, çok sayıda Müslümanın hapishanelerde ağır koşullarda tutulmasına sebep olanlar da çok iyi Arapça bilmektedir.



Pek çok Arapça eğitim veren üniversitenin felsefe kürsülerinde, kendi düşük akıllarınca İslam'ı eleştiren, Kuran'ı eleştiren (Kuran'ı tenzih ederiz), Peygamber Efendimiz (sav)'i eleştiren (Peygamberimiz (sav)'i tenzih ederiz) dersler yapılmaktadır. Dünyanın birçok ülkesinde birçok üniversitede Arap Dili ve Edebiyatı bölümü bulunmakta, bu bölümlerden binlerce insan mezun olmaktadır. Ama bu insanların büyük bir kısmı materyalist, komünist ve hatta dinsiz olmaktadır. Çok iyi Arapça bilen ama Peygamberimiz (sav)'e kendi cahil mantığınca hakaret etmeye yeltenen kişilerin sayısı oldukça fazladır. Çok iyi, çok düzgün Arapça okuyan insanlar da bulunmaktadır. Fatiha'yı çok iyi okuyan masonlar, komünistler, faşistler de vardır. Dolayısıyla, Arapça bilen iyi Müslümandır diye bir mantık yanlıştır. 70 milyon nüfusu olan Türkiye'de Arapça bilenlerin sayısı çok fazla değildir, ama İslam mükemmel yaşanmaktadır.



Şunu da belirtmek gerekir ki, Hz. Mehdi (as)'ın da Arapça bilmeyeceği hadislerde bildirilmektedir. Hz. Mehdi (as), tüm İslam aleminin aşkla beklediği, Hz. İsa (as)'ın dahi kendisine tabi olacağı çok mübarek bir insandır. Said Nursi Hazretleri, Hz. Mehdi (as)'ın "Hem müceddid, hem müctehid, hem hakim, hem mehdi, hem mürşit, hem kutbu azam olarak" geleceğini söylemektedir. Bu büyük zat da Arapça bilmeyecek, ancak yakın talebelerinden bazıları Arap olmadıkları halde Arapça bileceklerdir. Muhyiddin İbnü'l-Arabi -kuddise sırruh- Hazretleri, Hakim et-Tirmizi -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Hatmü'l-evliya"da sorduğu soruları cevaplandırmak için yazdığı "el-Cevabü'l-Müstakim" isimli eserinde şöyle buyurmuştur:



"Buna hak kazanan, ceddine (yani Muhammed Aleyhisselam'a) çok benzeyen bir kimsedir. O (HZ. MEHDİ (A.S.)) ARAPÇA'YI PEK İYİ KONUŞAMAZ, FAKAT AHLAKI HUSUSUNDA ONDAN FARKLI DA OLMAZ. O (HZ. MEHDİ (A.S.)), ORTA BOYLU ERLERDENDİR. MÜLKÜN DÖNEMİ ONUNLA BİTER VE VELAYET ONUNLA HATME ERER. Onun (HZ. MEHDİ (A.S.)'NİN), ismi 'Diri' olan bir yardımcısı vardır. Aslı ruhani, görünüşü insanidir." (El-Cevabü'l-Müstakim amma Seele anhü et-Türmizi el-Hakim, Bayezid, no: 3750, 242b yaprağı) (Nurun Ala Nur Kalblerin Anahtarı Allah-u Teala'nın Buyurduğu, Resulullah Aleyhisselam'ın Duyurduğu KIYAMET Ve ALAMETLERİ ÖMER ÖNGÜT / Hakikat Yayıncılık Sayfa: 288)

HZ. MEHDİ (AS)'IN YANINDA KUTSAL EMANETLER OLACAK

Ahir zaman hadislerini aktaran alimler, ahir zaman olaylarını kendi dönemlerindeki hilafet merkezlerini esas alarak aktarmışlardır. Bu nedenle de Hz. Mehdi (as)'ın çıkış yeri olarak, her alim kendi zamanının Hilafet Merkezi olan Irak, Şam, Kufe, Medine gibi şehirleri belirtmişlerdir. Ancak, ahir zaman olaylarının gerçekleştiği yerle ilgili rivayetlerin ortak noktası, bu olayların hep Hilafet Merkezi'nde gerçekleştiğidir. Bilindiği gibi, son hilafet merkezi "İstanbul"dur. Halifelik bu yüzyılın başlarında resmi olarak kaldırılmıştır ve o günden bu yana dünya üzerinde başka hiçbir yere de taşınmamıştır. Sonuç olarak, halen bu manevi ünvanı koruyan tek şehir İstanbul'dur. Peygamberimiz (sav)'in iki sancağı, kılıcı ve gömleği ile diğer mukaddes emanetler İstanbul'da Topkapı Sarayı'nda muhafaza edilmektedir.



Abdullah b. Şurefe'den rivayet edildi ki: "Hz Mehdi (as)'ın beraberinde süslenmiş bir halde Peygamberimiz (sav)'in bayrağı olacaktır." (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.65)



Naim bin Hammad, Ebu Caferi'den şöyle rivayet etmiştir; ?Hz Mehdi (as), Mekke?de Peygamberimi (sav)'in sancağı, gömleği, kılıcı, işaretleri, nuru ve güzel ifadesiyle yatsı vaktinde çıkar." (Ali b. Sultan Muhammed el-Kari el-Hanefi ?Risaletül Meşreb elverdi fi mezhebil Mehdi)



Hz. Mehdi, Peygamber Efendimiz (sav)'in bayrağıyla çıkacaktır. O bayrak dikilmemiştir, siyah ve dört köşelidir. Peygamberimiz (sav)'in vefatından sonra hiç açılmamış olup, ancak Hz Mehdi (as) tarafından açılacaktır. (El Kavlu'l Muhtasar Fi Alamet-i Mehdiy-il Muntazar, ss.41-42, 52, 54)



Alametlere gelince; (Hz Mehdi (as)) beraberinde Allah Resulünün (sav) gömleği, kılıcı, sancağı bulunacaktır. O sancak ki Peygamberin (sav) vefatından bugüne kadar hiç açılmamıştır. Hz Mehdi (as)nin zuhuruna kadar da açılmayacaktır. (Kıyamet Alametleri, s.164)



Peygamber (s.a.v)'in softan bayrağı ile çıkacaktır. O bayrak dört köşeli olup, dikişsizdir ve rengi de siyahtır. Onda bir hicr (hale) bulunur. O Resulullah (sav)'in vefatından beri açılmamış olup Hz Mehdi (as) çıkınca açılacaktır. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiy-il Ahir Zaman, s.23)



Ahir zamanda ancak Hz Mehdi (as)tarafından açılacağı bildirilen bu Sancak'ın önemli bir özelliği de Peygamberimiz (sav)'in "vefatından bugüne kadar hiç açılmamış" olmasıdır. Tarihi kaynaklara göre; günümüze kadar Osmanlı İmparatorluğu da dahil olmak üzere hiçbir devlet tarafından, Peygamber Efendimiz (sav)'in zatına hürmeten açılmayan sancak, götürüldüğü savaşlarda ve törenlerde kılıfından dahi çıkarılmamıştır. 1400 yıldır bu şekilde muhafaza edilen sancak Hz. Mehdi'nin gelişi ile İslam ahlakının hakim olacağı dönemde açılmayı beklemektedir.

HZ. MEHDİ (AS) DAĞINIK OLAN TÜRK DEVLETLERİNİ BİRLEŞTİRECEK

...Ve köşe bucakta benim oğluma (Hz. Mehdi (as)'a) yardım edecek dağınık olan Türk bayrakları zuhur edecek. (Gaybeti numani, s. 323)



...Allah ona (Hz. Mehdi (as)'a) Rum'u, Deylem'i, Sind'i, Hindistan'ı, Kabilşah'ı ve Hazar'ı fethettirecektir. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani s. 274)



Peygamberimiz (sav)'in hadisinde haber verildiğine göre, Hz. Mehdi (as) önce Türk bayrağıyla Türkiye'den çıkacak, daha sonra da yeşil bayrak sahibi olan İslam ülkelerine de manen hakim olacaktır. Türk İslam Birliği'nin oluşmasına vesile olacak ve bu birliğin manevi liderliğini üstlenecektir.



O yılda kırmızı bayrağın ve sonra yeşik bayrağın sahibi olan oğlum (Hz. Mehdi (as)'ın) gaybeti ilan olunacaktır. (Şeyh Muhammed b. İbrahim-i Numani, Gaybet-i Numani, s. 170)

HZ. MEHDİ (AS) TÜRKLER ARASINDA HİZMET VERECEK

Hz Mehdi (as) Rum'dan, yani Türklerden (çünkü, eskiden Türkiye'ye Diyar-i Rum deniliyordu) ayrılmayacaktır. (İş'afü'r-Rağıbîn'den naklen, Tılsımlar, s. 212.)

Tirmizi'de yer alan bir hadiste "Hz. Mehdi (as)'ın Arap'a hakim oluncaya kadar kıyametin kopmayacağından" (Tirmizi, Fiten:43) söz edilir, buradan Arapların içinde çıkmayacağını anlıyoruz. Çünkü Arap'a hakim olmak için onların dışında olmak gerekir. (Kıyamet Alametleri, s. 170)

Doğudan bir takım insanlar çıkacak ve Hz Mehdi (as)'a zemin hazırlayacaklar. Hz Mehdi (as) onlar arasında hükümdar olacaktır. (İbni Mace, Kitab-ül Fiten: 35 (4088) Bu hadis doğuda bulunan veya doğudan gelen bir millet içerisinde çıkacağını göstermektedir ki - Allah-u a'lem- bunlar o zamanlar doğuda bulunan, sonradan Anadolu'ya yerleşen Türklere işaret etmektedir. (Kıyamet Alametleri, s. 171)



İbni Haldun ve Kurtubî, Hz. Mehdi (as)'ın Meşrık (Doğu), Horasan (Hazar denizinin batısında kalan kısım) ve Amuderya (Ceyhun nehri) taraflarından (bu bölgeler Türklerin yaşadığı bölgelerdir) çıkacağını kaydetmektedirler. (Macdonald, İslâm'ın Ansiklopedisi, 7:478.)



Bütün bunlar, Hz. Mehdi (as)'ın yoğun faaliyetini Türkler içerisinde yürüteceğini göstermektedir. (Şaban Döğen, "Mehdi ve Deccal", s. 172)



Seyyid Ahmed Hüsameddin (r.a.) İstihraçname'sinde Hz Mehdi (as)'ın doğuş yeriyle ilgili şöyle demektedir:

"Müslümanlardan bir zat (Hz. Mehdi (as)) gelecek, bu zatın şerefi Kafkasya'nın en uludağından etrafa güneşin şuaı (ışık hüzmeleri) gibi şulenisar olacaktır (ışıltılar saçacaktır). (Osman Yüksel Serdengeçti, Mabedsiz Şehir, Serdengeçti Neşriyatı: VI, s.107

HZ. MEHDİ (AS)'IN İSTANBUL'U MANEN FETHEDECEK OLMASI

Hz. İbni Amr'dan (r.a.) rivayet edilmiştir: Peygamberimiz (sav) buyurdu ki: Ey Ümmet! Altı şey vardır ki; onlar olmadan kıyamet kopmaz. Altıncısı,

Medine'nin fethi.

-Denildi ki: Hangi medine? (hangi şehir?)

-Buyurdu ki: Konstantiniyye (İstanbul).

(*) Bu Konstantiniyye'nin Hz Mehdi (as) tarafından yapılacak fethidir. (Kıyamet Alametleri, 204 Ramuz-el Ehadis, 296)



Allah Konstantiniyye'yi (İstanbul'u) çok sevdiği dostlarının eliyle (Hz. Mehdi (as)) fethedecek... Onlardan hastalığı ve üzüntüyü kaldıracak. (Kıyamet Alametleri, s.181)



Beldeler onun (Hz. Mehdi (as)'ın) emrine girer. Allah-u Teala onun (Hz. Mehdi (as)'ın) elinde Konstantiniyye'nin (İstanbul'un) (manevi) fethini müyesser (kolay) kılar. (Kitab-ül Burhan Fi Alamet-il Mehdiyy-ül Ahir Zaman, s. 56)

1. Türk İslam Birliği'nden bahsederken Türkiye'nin öncülüğünde bu birliğin kurulacağını söylüyorsunuz. Türkiye'nin liderliğini neye dayanarak savunuyorsunuz ve bu durum,

İslam dünyasının geneli tarafından kabul edilir mi?

Türk İslam Birliği'nin doğal lideri ise Türkiye olacaktır. Türkiye'nin bu birliğin liderliğine talip olması çileye ve hizmete talip olması nedeniyledir. Türkiye'nin liderliği tüm Türk ve Müslüman ülkeleri tarafından da gönülden kabul edilmekte ve istenmektedir. Bunun temelinde hem Türkiye'nin tarihi tecrübesi, hem de Türk Milleti'nin sayısız olayla ispatlanmış olan güzel ahlakıdır. Nitekim, Türk Milleti'nin lider olması isteği asla bir ırk üstünlüğü düşüncesine dayanmamaktadır. Yani, bunun özünde "biz lider olalım, diğerleri bize tabi olsun" veya "biz üstünüz, diğer ırklar bize tabi olmalıdır" gibi akıl ve mantık dışı, üstelik Kuran ahlakına da hiç uygun olmayan bir düşünce yoktur. Söz konusu olan ahlaki bir üstünlüktür. Yapılacak olan liderlik de aslında korumaya, kollamaya, hizmet etmek için çileye ve sorumluluğa talip olma işidir, bir tür ağabeylik vasfıdır.



Türk Milleti'nin bu tarihi sorumluluğu yerine getirecek olmasının en önemli delillerinden biri ise Peygamber Efendimiz (sav)'in hadislerinde, ahir zamanda İstanbul'a ve Türkiye'ye özellikle dikkat çekiliyor olmasıdır. Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde haber verildiği üzere, Hz. Mehdi (as) İstanbul'da faaliyet gösterecek, dağınık olan Türk devletlerini birleştirerek Türk İslam Birliği'ni tesis edecek ve yanında kutsal emanetlerle birlikte ortaya çıkacaktır. Konuyla ilgili hadisler şu şekildedir:

2. Türk İslam Birliği dahilinde İsrail, Ermenistan, Rusya, Gürcistan gibi ülkelerin olacağını da belirtiyorsunuz.Bu nasıl gerçekleşecek?

Türk İslam coğrafyası içinde yer alan tüm milletler, tüm topluluklar, tüm inanç sahipleri, tüm devletler bizim kardeşimizdir ve korumamız altındadır. Bu toplumlara karşı sevgi ve şefkatle yaklaşmak, onları korumak ve kollamak Kuran ahlakının gereğidir. Peygamberimiz (sav) döneminde Kitap Ehli her zaman için korunmuş, saygı ve merhametle karşılık görmüştür. 600 yıllık Osmanlı tarihi bu uygulamanın en güzel örneği olmuştur. Müslümanların idaresi altındaki topraklarda her düşünceden, her inançtan, her milletten insan birarada huzur ve güvenlik içinde yaşamıştır. Bugün de bu modelin, hatta çok daha güzel ve mükemmelinin tesis edilmesi mümkündür. İslam ahlakının özünde, "sadece biz iyi olalım, sadece biz zengin olalım, diğerleri ne yaparsa yapsın" gibi bir yaklaşım yoktur. İslam ahlakının özünde kendisi için istediğini, komşusu için de istemek vardır. Peygamber Efendimiz (sav), "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" buyurmuştur. Bu nedenle Türk İslam Birliği'ni tesis ederken, sadece kendi menfaatini düşünen, komşularına düşmanlık duyan bir zihniyetten şiddetle kaçınmak gerekir. Allah böyle bir zihniyette başarı vermez. İslam ahlakına uygun olan kendimizle birlikte tüm komşularımızın, bu coğrafya içinde yaşayan tüm milletlerin ekonomik yönden, siyasi yönden, sosyal yönden güçlü olmasını istemek ve sağlamaktır. Peygamber Efendimiz (sav)'in de buyurduğu hadisin anlamı çok geniştir. Bir Müslümanın komşusu üşüyorsa o sıcak bir yerde yatıyorsa, komşusu korkuyor da kendisi güven içindeyse, komşusu fakir de kendisi zenginse bu uygun değildir. Peygamberimiz (sav)'in hadisi her yönden eşit şartlarda olun anlamına gelmektedir. Bu nedenle Türk İslam Birliği'nin sağlayacağı huzur, güvenlik, bereket, bolluk ve refahdan bu coğrafyada yaşayan tüm milletlerin faydalanması son derece doğaldır. Ayrıca şunu da unutmamak gerekir ki, bu insanlar Ehli Kitap olan, yani bir olan Allah'a iman eden, peygamberlere inanan ve bağlı olan, meleklere, cinlere, ahiretin varlığına iman eden insanlardır. Kuran'da Ehli Kitap'ın konumu açıktır. Müslümanlar, onlara saygı ve sevgiyle yaklaşmakla, onları korumak ve kollamakla mükelleftirler. Hristiyanlar Hz. İsa (as)'ın, Museviler de Hz. Musa (as)'ın bizlere emanetidir. Mümin emanet ehli olan, emanete en güzel şekilde sahip çıkandır. Türk İslam Birliği tesis edildiğinde bu toplumlar da bu birliğin şemsiyesi altında olacak, en iyi, en kaliteli şekilde yaşayacaklardır. (Konuyla ilgili deatylı bilgi için bkz. http://kitapehli.com/sayfa4.html)

3. Türk İslam Birliği ırka dayalı bir birlik mi olacak?

Allah, insanların ırklarına, renklerine ve etnik kökenlerine göre değil, asıl olarak ahlaklarına göre değerlendirilmesi gerektiğini bir ayetinde şöyle bildirmiştir:

"Ey insanlar, gerçekten, Biz sizi bir erkek ve bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler kıldık. Şüphesiz, Allah Katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanınızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır." (Hucurat Suresi, 13)



Ayette bildirilen "tanışmanız için" ifadesi, Allah'ın farklı ırklar veya etnik kökenler yaratmasının hikmetlerinden birine işaret etmektedir: Hepsi Allah'ın kulu olan farklı milletler veya kabileler, birbirleriyle tanışmalı, yani birbirlerinin farklı kültürlerini, dillerini, örflerini, yeteneklerini öğrenmelidirler. Farklı ırk ve milletlerin bulunmasının amaçlarından biri, çatışma ve savaş değil, kültürel bir zenginliktir.



Allah'ın bu ayette ve diğer bazı ayetlerde bildirdiği ahlak ve hükümler, bir Müslümanı ırkçılık yapmaktan, insanları ırklarına göre değerlendirmekten kesin surette alıkoyar. Türk İslam Birliği'nde asla kan ve ırk üstünlüğü yoktur. Bu birlikte ahlak üstünlüğü var. Türkiye'nin öncülüğünde kurulmasının amacı, Türk milletinin İslam'ı en güzel yaşayan ülke olması ve liderlik vasıflarının yüksek olmasıdır. Türk milleti cesur millettir ve güzel ahlaklıdır. O yüzden lider olması gerekir. Türk İslam ülkeleri birleştiklerinde bu bir ahlak birliği olacaktır. Ve İslam alemine hizmet kastıyla ve dünyaya hizmet kastıyla ortaya çıkılacaktır. Yani burada diğer dinleri ezmek, diğer ırkları ezmek değil de diğer dinlere ve diğer ırklara hizmet etmek düşüncesi vardır. Diğer ırkları zengin etme, diğer dinleri ferahlığa, huzura, hürriyete kavuşturma fikri vardır. Peygamber Efendimiz (sav) "Acemin Araba, Arabın aceme bir üstünlüğü yoktur, üstünlük ancak takva iledir" diyor. Dolayısıyla burada da kast edilen Türk milletinin cesareti, sabrı, güzel ahlakı, sevecenliği, misafirperverliği, fedakarlığı ve yiğitliğidir. Osmanlı döneminde de dünyada çok güzel hizmetler yapmışlardır. Şu anda da İslam aleminin doğal lideri olduğu için, Türk ve İslam devletlerini bir araya getirecek konuma sahip olduğu için lider olacaktır. Yoksa bir ırk üstünlüğü, kan üstünlüğü, genetik üstünlük anlamında değildir. (detaylı bilgi için bkz http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/20214)

4. Müslümanların, Museviler ve Hıristiyanlarla kardeş olması mümkün müdür?

 Müslümanlar, Museviler ve Allah'a bir olarak iman eden Hristiyanlarla, "LailaheilAllah" kardeşidir. Müslümanlar, Kitap ehlini korumak, yaşamları boyunca onlara güven, barış ve huzur ortamı sağlamakla yükümlüdürler. Bu onların, Allah'a iman eden Allah'ı birleyen samimi dindarlar olmaları dolayısıyladır. Allah Kuran'da Yahudileri ve Hıristiyanları Kitap Ehli olarak isimlendirmiş ve Müslümanlarla, Kitap Ehli arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiğini detayları ile bildirmiştir. İslamiyet'in doğuşundan itibaren Müslümanlarla, Kitap Ehli arasında hoşgörü ve anlayış ön planda olmuştur. Ehl-i Kitap, -her ne kadar kitapları ve bazı inanışları sonradan tahrif edilmiş olsa da- temeli Allah'ın vahyine dayanan birçok ahlaki değere, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Allah'a, O'nun birliğine inanan ve O'ndan gelen hükümlere tabi olmuş insanlardır. Kuran'da Müslümanlarla Ehl-i Kitap arasında saygılı ve medeni ilişkiler kurulması teşvik edilir.


Kuran'da Ehli Kitap ile müşrikler arasında önemli ayrımlar yapılır. Bu, özellikle de sosyal hayat açısından dikkat çekicidir. Örneğin müşrikler için bir ayette "... ancak bir pisliktirler; öyleyse bu yıllarından sonra artık Mescid-i Haram'a yaklaşmasınlar" (Tevbe Suresi, 28) diye bildirilmiştir. Çünkü müşrikler, hiçbir İlahi kural tanımayan, hiçbir ahlaki kıstası olmayan, her türlü pislik ve sapkınlığı tereddüt etmeden işleyebilecek insanlardır. Ancak Ehli Kitap, temeli Allah'ın vahyine dayanan bazı ahlaki kıstaslara, haram ve helal kavramlarına sahiptir. Bunun için Kitap Ehli'nden kimselerin yemeği, Müslümanlar için helal kılınmıştır. Aynı şekilde, Müslüman erkeklere Kitap Ehli'nden kadınlarla evlenme izni verilmiştir. Bu hükümler, Müslümanlar ile Ehli Kitap arasında nikah sonucu akrabalık bağlarının kurulabileceğini, iki tarafın birbirlerinin yemek davetlerine icabet edebileceklerini gösterir ki, bunlar sıcak insani ilişkiler ve huzurlu bir ortak yaşam kurulmasını sağlayacak esaslardır. Kuran'da bu ılımlı ve hoşgörülü bakış tavsiye edilirken, biz Müslümanların aksi bir fikirde olması düşünülemez. Öte yandan Kuran'da Ehli Kitap'ın ibadet yerleri olan manastır, kilise ve havralar da Allah'ın koruduğu ibadet mekanları olarak bildirilir. Bu ayet, her Müslümana, Ehli Kitap'ın mabetlerine saygılı davranmanın ve bu mabetleri korumanın önemini göstermektedir. Nitekim İslam tarihine bakıldığında da Müslüman toplumlarda Ehli Kitap'a her zaman için ılımlı ve sevgi dolu davranıldığı dikkat çeker. Bu durum özellikle de varisi olduğumuz Osmanlı İmparatorluğu'nda çok belirgindir. Bilindiği gibi, Katolik İspanya'nın hayat hakkı tanımadığı ve sürgün ettiği Yahudiler, aradıkları huzuru Osmanlı topraklarında bulmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde kentte hem Hıristiyanlara hem de Yahudilere özgürce yaşam hakkı tanımıştır. Tüm Osmanlı tarihi boyunca da Yahudilere Ehli Kitap olarak bakılmış ve huzur içinde yaşamalarına imkan tanınmıştır. (detaylı bilgi için bkz http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/20614/)

5. Müslümanlar Kitap Ehli'nin yemeğini yiyebilir mi?

Bu konuyla ilgili ayette Allah şöyle buyurur:

"Bugün size temiz olan şeyler helal kılındı. Kitap verilenlerin yemeği size helal, sizin de yemeğiniz onlara helaldir. Mü'minlerden özgür ve iffetli kadınlar ile sizden önce (kendilerine) kitap verilenlerden özgür ve iffetli kadınlar da, namuslu, fuhuşta bulunmayan ve gizlice dostlar edinmemişler olarak -onlara ücretlerini (mehirlerini) ödediğiniz takdirde- size (helal kılındı.) Kim imanı tanımayıp küfre saparsa, elbette onun yaptığı boşa çıkmıştır. O ahirette hüsrana uğrayanlardandır." (Maide Suresi, 5)

Allah'ın ayeti, Müslümanlar ve Kitap Ehli arasındaki ilişkinin ne kadar doğal, içiçe ve kardeşce olduğunu göstermektedir. Birbirinin yemeğini yiyen, evine gidip gelen, birbirine ikramda bulunan, sofralarda sohbet eden çok canlı ve güzel bir dostluk ilişkisi olduğunu göstermektedir.

Museviler bir olan Allah'a iman etmekte ve Allah'ın adını anarak hayvanlarını kesmektedir. Bununla birlikte bilindiği gibi Hristiyanlar domuz eti yemektedir. Ancak Müslümanlara domuz eti haram kılınmıştır. Dolayısıyla müminlerin Kitap Ehli'nin yemeğini yerken bu durumu göz önünde bulundurmaları gerekir.

6. Peygamberimiz (sav) Kitap Ehli'ne nasıl davranmıştır?

Hz. Muhammed (sav), Yahudi ve Hıristiyanlara karşı her zaman son derece adil ve merhametli davranmış, İlahi dinlerin mensupları ile Müslümanlar arasında sevgi ve uzlaşmaya dayalı bir ortam oluşturulmasını istemiştir. Peygamberimiz (sav) döneminde ve sonrasında, Hıristiyan ve Yahudilerin kendi dinlerini diledikleri şekilde yaşamalarına izin verecek ve özerk cemaatler olarak varlıklarını devam ettirebilmelerini sağlayacak anlaşmalar yapılmış ve güvenceler verilmiştir. İslamiyet'in ilk yıllarında Mekkeli müşriklerin eziyet ve baskılarına maruz kalan Müslümanların bir kısmı, Peygamber Efendimiz (sav)'in öğüdüyle, Etiyopya'daki Hıristiyan Kral Necaşi'ye sığınmışlardır. Peygamberimiz (sav)'le birlikte Medine'ye göç eden müminler ise, Medine'de yaşayan Yahudilerle, sonradan gelecek tüm nesillere örnek olacak bir birarada yaşama modeli geliştirmişlerdir. İslam'ın yayılış döneminde de, Arabistan'daki Yahudi ve Hıristiyan topluluklarına gösterilen tolerans, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı hoşgörü ve adaletinin önemli birer örneği olarak tarihe geçmiştir.

Mesela, Hz. Peygamber (sav), Hıristiyan olan İbn Harris b. Ka'b ve dindaşlarına yazdırdığı anlaşma metninde: "Şarkta ve Garpta yaşayan tüm Hıristiyanların dinleri, kiliseleri, canları, ırzları ve malları Allah'ın, Peygamberin ve tüm müminlerin himayesindedir. Hıristiyanlık dini üzere yaşayanlardan hiç kimse, İslam'ı kabule zorlanmayacaktır. Hıristiyanlardan birisi herhangi bir cinayete veya haksızlığa maruz kalırsa Müslümanlar ona yardım etmek zorundadırlar" maddelerini yazdırdıktan sonra: "... Kitap Ehli'yle en güzel olan bir tarzın dışında mücadele etmeyin. Ve deyin ki: "Bize ve size indirilene iman ettik; bizim İlahımız da, sizin İlahınız da birdir ve biz O'na teslim olmuşuz." (Ankebut Suresi, 46) ayetini okumuştur.

Resulullah (sav)'in Kitap Ehli'nin düğün yemeklerine katıldığına, hastalarını ziyaret ettiğine ve onlara ikramda bulunduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Hatta Necran Hıristiyanları, ziyarete geldiklerinde Hz. Muhammed (sav) onlara abasını sermiş ve oturmalarını söylemiştir. Peygamber Efendimiz'in, Mısırlı bir Hıristiyan olan Hz. Mariye (veya Meryem) ile yapmış olduğu evlilik de, bu anlayışın örneklerinden biridir. Peygamberimiz (sav)'in vefatının ardından da, Müslümanların Kitap Ehli'ne karşı gösterdikleri güzel ahlakın temeli, Hz. Muhammed (sav)'in hayatı boyunca bu topluluklara karşı gösterdiği hoşgörüye dayanmaktadır. (Detaylı bilgi için bkz. http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/)

7. Kuran'ın Maide Suresi'nin 51. ayetinde, Musevileri ve Hıristiyanları velileler edinmemekten bahsediliyor. Bu durumda Müslümanlar, Kitap Ehli ile nasıl dostluk kurabilir?

Bu ayette dostlar kelimesi iki kere geçmektedir. Biri "evliyau" kelimesi, "koruyucular, kanun nazarında sorumlular, evliyalar, efendiler, sahipler, malikler" anlamındadır. Diğeri ise "Vetevellehum"dur. Bu da "bakımını üstlenir, hakim duruma geçer, yönetimi ele alır" anlamındadır. Yani bu ayette geçen"dost, veli" kelimesi "yönetim" anlamına gelmektedir. Allah Müslümanlara, Hıristiyanların ve Musevilerin yönetimi altına girmeyin diye bildirmektedir. Yani, bazı kimselerin söylediği gibi bu ayette Musevilerle veya Hristiyanlarla iyi ilişkiler içinde olmamak anlamı yoktur. Müslüman bir toplumda, Musevi veya Hristiyan bir yöneticinin olmaması ise son derece doğal bir durumdur. Her iki taraf da kendi inancına göre hareket edeceği için, yani bir Musevi kendi inancına göre, bir Hristiyan kendi inancına göre, bir Müslüman da kendi inancına göre hareket edeceği ve kendi inancına göre uygulama yapacağı için ve bu durumda Müslümanların inancıyla çelişen durumlar ortaya çıkacağı için böyle bir hüküm olması son derece doğaldır. Bunun dışında Müslümanların Kitap Ehli ile çok yakın ilişkileri vardır. Müslüman bir kimse Ehli Kitaptan bir bayanla evlenebilir. Mesela Peygamberimiz Efendimiz (sav)'in bizzat kendisi evlenmiştir. Ehli Kitap'ın düğününe gidilir, cenazesine gidilir, yemekleri yenir, ticaret yapılır, iç içe, dostça, arkadaşça, kardeşçe bir hayat vardır. Peygamberimiz (sav)'in uygulamalarında bu açıkça görülmektedir.

8. İsrail'in Filistin'de izlediği politikaya karşı Müslümanların tepkisi nasıl olmalıdır?

Salih bir Müslüman bireyler tarafından uygulanan teröre karşı olduğu gibi, devlet eliyle uygulanan teröre de karşıdır. Bir yerde kan akıyorsa bu hiçbir şekilde açıklanamaz. Kan akıtılmasının makul bir yönü yoktur. Bu ister İsrail'in bombardımanları isterse Filistinli tarafların roketleri olsun, kan akıltılması kabul edilemez. Ancak Müslümanın buna göstereceği tepki mutlaka Kuran ahlakına uygun olmalıdır. Sivil halka yönelik saldırıların hangi gerekçeyle, kim tarafından yapılırsa yapılsın mazur görülemeyeceği açıktır, çünkü böyle bir yöntem İslam'a kesinlikle aykırıdır. Kuran ayetlerini ve Peygamber Efendimiz (sav)'in uygulamalarını incelediğimizde sivillere yönelik saldırılara İslam ahlakında hiçbir şekilde yer olmadığı açıkça görülmektedir. Peygamberimiz (sav) gerek Mekke'nin fethinde gerekse diğer savaşlarında masum ve savunmasız insanların haklarını titizlikle korumuş, onlara bir zarar gelmesini engellemiştir. Müminlere bu konuda çeşitli hatırlatmalarda bulunmuş, "Resulullah'ın dini üzerine sefere çıkın. Ancak; ihtiyar, kadın ve çocuklara ilişmeyiniz. Islah ve ihsan elinden olunuz. Allah muhlisleri sever" şeklinde emretmiştir. Bir diğer hatırlatması ise şu şekilde olmuştur:



Çocukları öldürmeyiniz. Kiliselerinde kendilerini ibadete vermiş kimselere dokunmaktan sakınınız! Kadınları, yaşlanmış pir-i fanileri öldürmeyiniz. Ağaçları yakmayınız ve kesmeyiniz. Evleri de yıkmayınız!



Peygamberimiz (sav)'in hadislerinde de görüldüğü gibi Müslümanların mücadelesi Kuran ayetlerine uygun, yani adil ve anlayışlı olmalıdır. Bu mücadelede hiçbir aşırılığa yer yoktur. Filistin halkının, eğitimli, kültürlü, hukuk, diplomasi ve uluslararası politikaya vakıf ve tüm bunların yanında Kuran ahlakına göre hareket eden güçlü bir kadroya ihtiyacı bulunmaktadır.



Elbette Filistin halkı içinde kültürel seviyesi yüksek, açık görüşlü çok sayıda aydın bulunmaktadır. Önemli olan bu aydınların, gençlerin bilinçlendirilmesi, doğru yönlendirilmesi ve Filistin davasının uluslararası kamuoyunda savunulması konularında yapacakları çalışmalardır. Bu çalışmalar, Filistin halkının gerçek İslam ahlakına göre bilinçlendirilmesinde, kültür ve eğitim seviyesinin daha da artırılmasında ve Filistin'in haklı mücadelesinin tüm dünyaya en güzel şekilde anlatılmasında çok önemli bir rol oynayabilir. Müminlerin mücadelesi asla şiddetle değil, mutlaka fikri mücadeleyle olmalıdır. Bunun için öncelikli olarak dinsizliğin dini konumundaki Darwinizm'in geçersizliğinin fikren ortaya konulması, bununla birlikte İslam ahlakının güzel sözle ve güzel tavırlarla anlatılması ve Türk İslam Birliği'nin kurulması için gayret edilmesi şarttır. Allah'ın izniyle birlik olmuş bir Türk İslam dünyasının herhangi bir köşesinde tek bir Müslümanın dahi parmağının ucunun bile zarar görmesi mümkün değildir. Bu nedenle Müslümanlar vargüçleriyle İslam aleminin birlik olması için çalışmalıdır. Bu birlik oluşmadığı müddetçe, acıların ve sıkıntıların sona ermesi mümkün değildir. Türk İslam Birliği'nin kurulması ise akan kanın son bulmasını sağlayacaktır.

9. Ateist Siyonizm ile Siyonizm arasında nasıl bir fark vardır?

9. Ateist Siyonizm ile Siyonizm







Günümüzde Siyonizm iki farklı şekilde görülmektedir. Bunlardan ilki, İsrail'de huzur ve barış içinde, Müslümanlarla birlikte yaşamak isteyen, güvenlik arayan, dedelerinin topraklarında ibadet edip, ticaret yapıp varlıklarını sürdürmek isteyen, dindar Musevi halkının düşüncesi olan Siyonizm'dir. Müslümanlar bu anlamdaki Siyonizm'i desteklemektedir. Dindar Musevi halkının, kendileri için kutsal olan topraklarda güven ve huzur içinde yaşamaları, Allah'ı anmaları, sinagoglarında ibadetlerini yapmaları, topraklarında bilim ve ticaretle uğraşmaları iftihar edeceğimiz bir şeydir.

Samimi dindar bir Musevi'nin Tevrat'a dayandırdığı Siyonist inancı Kuran'la çelişmez. Çünkü Musevilerin o bölgede yaşamaları Kuran'da işaret edilen bir gerçektir. Kuran'da Allah İsrailoğulları'nı yaşadıkları bu topraklarda yerleşik kıldığını şöyle bildirmektedir:


Hani, Musa kavmine (şöyle) demişti: "Ey kavmim, Allah'ın üzerinizdeki nimetini anın; içinizden peygamberler çıkardı, sizden yöneticiler kıldı ve alemlerden hiç kimseye vermediğini size verdi. Ey kavmim, Allah'ın sizin için yazdığı (girmenizi emrettiği) kutsal yere girin ve gerisin geri arkanıza dönmeyin; yoksa kayba uğrayanlar olarak çevrilirsiniz." (Maide Suresi, 5:20-21)

Ancak Müslümanlar olarak eleştirdiğimiz ve tehlike olarak gösterdiğimiz, "dinsiz, Allah'sız Siyonizm"dir. Allah'ın varlığını, birliğini savunmayan, materyalist, Darwinist anlayışı teşvik ederek dinsizlik propagandası yapan, bu Allah'sız Siyonistler, dindar Museviler için de tehlikedir. Dinsiz Siyonizm, günümüzde barışa, huzura, güzel ahlaka karşı mücadele vermekte; sürekli fitne, kargaşa çıkarmakta, kan dökmektedir. Müslümanlar ve dindar Museviler, Allah'sız Siyonizm'e karşı Allah inancının yayılması konusunda birlik olmalıdır.

10. Bazı kimseler Allah'ın her yerde olduğu gerçeğini kabul etmek istemiyor. Bu kimselere bu gerçeği nasıl anlatabiliriz?

İnsanlardan bazıları kendilerini, maddeyi, çevrelerinde gördükleri dünyayı mutlak varlık zannederler. Allah'ı ise (Allah'ı tenzih ederiz) bu mutlak maddeyi saran bir hayal gibi düşünürler. Veya, Allah'ı gözleri ile göremedikleri için, "herhalde Allah bizim göremeyeceğimiz bir yerde, uzayın veya göklerin uzak bir yerinde bulunuyor" derler. (Allah'ı tenzih ederiz) Bunların hepsi büyük bir yanılgıdır.

Allah, tek mutlak varlık olarak, tüm kainatı, tüm insanları, yerleri, gökleri, her yeri sarıp kuşatmıştır ve Allah tüm evrende tecelli etmektedir. Hadislerde rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz (sav), Allah'ın gökte olduğunu söyleyen bir şahsa doğru söylediğini bildirmiştir. Ancak bu rivayet, Allah'ın heryerde olduğu gerçeğiyle hiçbir şekilde çelişmemektedir. Zira, dünyanın sizin bulunduğunuz noktasındaki bir kişi ellerini göğe kaldırarak Allah'a dua etse ve Allah'ın gökte olduğunu düşünse, Güney Kutbu'nda bir başka insan da aynı şekilde Allah'a yönelse, Kuzey Kutbu'nda bir insan ellerini göğe kaldırsa, Japonya'daki bir insan, Amerika'daki bir insan, Ekvator'daki bir insan da aynı şekilde ellerini göğe kaldırarak Allah'a yönelse, bu durumda herhangi bir sabit yönden söz etmek mümkün değildir. Aynı şekilde evrenin ve uzayın farklı noktalarındaki cinler, melekler, şeytanlar da göğe doğru dua etse herhangi bir sabit gökten veya yönden söz etmek mümkün olmayacak, tüm evreni kaplayan bir durum olacaktır.

Şunu da unutmamak gerekir ki, Allah zamandan ve mekandan münezzehtir. Allah'ın Zatı başkadır. Allah'ın tecellileri ise her yerdedir. Bir kişi bir odaya girse burada Allah yok derse, Allah'ı inkar etmiş olur. Allah'ın tecellileri o oda da dahil her yerdedir. Siz her nereye dönerseniz, Allah'ın tecellisi oradadır. Allah'ın her yeri sarıp kuşattığı, bize şah damarımızdan yakın olduğu, her nereye dönersek Allah'ın yüzünü göreceğimiz birçok Kuran ayeti ile bildirilmiştir. Örneğin Allah, Bakara Suresi'nin 255. ayetinde "... O'nun kürsüsü, bütün gökleri ve yeri kaplayıp-kuşatmıştır...." diye bildirmektedir. Hud Suresinin 92. ayetinde ise, "... Şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır." denilerek, Allah'ın insanları da yaptıklarını da kuşattığı bildirilmektedir. (detaylı bilgi için bkz. http://us1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/689)

11. Kıyametin vakti bilinebilir mi?

Kıyamet saatinin vaktini yalnızca Allah bilir. İnsanlardan hiç kimse -Allah'ın dilemesi dışında- kıyametin ne zaman kopacağını bilemez. Bu konuda tek bilinen ise kıyamet saatinin yaklaşarak gelmekte olduğudur. Kuran'da bu konu şöyle haber verilmiştir:

İnsanlar, sana kıyamet-saatini sorarlar; de ki: "Onun bilgisi yalnızca Allah'ın Katındadır." Ne bilirsin; belki kıyamet-saati pek yakın da olabilir. (Ahzab Suresi, 63)

Allah'ın ayette bildirdiği gibi, kıyametin saati Allah'ın dilemesi dışında kimse tarafından bilinemez, ancak Peygamberimiz (sav)'in hadislerine ve Kuran'da yer alan işaretlere bakılıp yüzyıllık dönem olarak kıyametin hangi dönemde olabileceğine dair tahminde bulunulabilir. "İman eden hiç kimsenin kalmadığı, küfrün hakim olduğu bir dönemde kıyamet kopabilir" denilebilir. Nitekim büyük Ehl-i Sünnet alimi Berzenci Hazretleri ve Suyuti Hazretleri, Peygamberimiz (sav)'in hadislerine dayanarak ümmetin ömrünün Hicri 1500'ü geçmeyeceğini yani 1600'leri bulmayacağını söylemektedirler. Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri de, yine hadislerdeki bilgilere göre, Müslümanların Hicri 1506'lara kadar Allah'ın hak üzerinde galibane olarak devam edeceklerini, Hicri 1545 (Miladi 2120) tarihinde ise kıyametin kopmasının muhtemel olacağını ifade etmektedir. (Doğrusunu Allah bilir.) (Konuyla ilgili detaylı bilgi için bkz. www. http://tr1.harunyahya.com/Detail/T/7EZU2FZ0164/productId/17782)